Duyurular 
English
 
Anasayfa Biografi Galeri Medya Yazılarım İletişim
Sanat Penceremden Yaşama Dair tüm yazılarımı, yorumlarımı burada sizlerle paylaşacağım.
 
 
KURAN'DAKİ ADALET ve YÖNETİM
Mustafa Günen

 

Kuranda ki adalet konusuna başlamadan evvel çok önemli bir gerçeği burada kaydetmesem olmaz. Gerçi bir çok defa dile getirilmiş incelenmiş bir gerçek adalet sistemi ama mademki bu konuyu açıklamaya çalışıyorum benimde bu gerçeği atlamamam gerekli diye düşünüyorum. O da şudur Kurandaki adalet; Bir toplumda yaşayan insanlar arasında kaçınılmaz olarak oluşan sınıfsal farklılıklara bakış açısı ve dengelemek için getirdiği düzenlemeler ile insan hakları konusundaki olmazsa olmaz prensipler ve hukuk anlayışının geldiği düzey henüz yeryüzünde yaşamış veya günümüzde yaşamakta olan hiçbir hukuk sisteminde deklere edilmemiştir. İleride ayrıntılı bir şekilde açıklayacağım. Önce adalet ile direkt ilgili ayetlere bir bakalım.

NİSA- 135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin veya fakir de olsalar adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onları sizden çok kayırır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer şahitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten çekinirseniz bilin ki şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

MAİDE-8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Yukarıdaki ayetleri dikkatli okuduğunuzda net bir fotoğraf görürsünüz. O da yüce Allah’ın insanlar arasındaki ilişkilerde tesis edilmesini istediği adaletin, hak üzere olmasını emrettiğidir. Adalet ile işi olan kişilerin yani hak arayan, hak dağıtan ve hakkın yerine gelmesine katkıda bulunanların (şahitler vs.) sosyal durumları ve olayla ilgileri ne olursa olsun, mutlak adil olmaları emrediliyor. Dikkat edilirse Allah, yasalara göre hükmedin demiyor, hak üzere hükmedin diyor. Çünkü güçlü olan, yasaları kendi menfaatine, idealine veya beklentilerine uygun yapabilir. O yüzden yasalara göre hükmedin demiyor, adaletle hükmedin diyor. Yeri gelmişken bu konudaki önemli bir hususu söyleyeyim: Yüce Allah’ın yukarıdaki emirleri yalnızca adli durumları kapsamıyor. Yönetim gerektiren tüm işlerdeki yetkili kişileri (amir, hükümdar, müdür, hükümeti yöneten kişiler vb.) kapsıyor ve kişilerin görevlerini yaparken bu uyarılara uymasını emrediyor. Bu konuya aşağıda geniş olarak açıklamaya çalışacağım. Şimdi yukarıda verdiğim ayetleri tek tek inceleyelim.

NİSA- 135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.

Yüce Allah ayette “Ey iman edenler!” diye başlayarak, Kuran’a inanan kişilerin adli konularda haksızlık ve suistimale uğramaması için, sorumlu kişinin önce kendisini, sonra ana-babasını ve daha sonra da en yakınlarını kapsayacak şekilde sıralamıştır. Böyle söylemek suretiyle, bu sayılanların aleyhlerine de olsa, olası bir adaletsizliğin önünü en başından kesmiştir. Yakınları dışında kalacak kişiler için ise zengin veya fakir (toplumda gücü olan veya gücü olmayan kişiler) hiçbir ayırım yapılmadan adaletin yerine getirilmesini emreder. Bir kişiye duyduğunuz sempati veya tarafınız olması ya da menfaat beklentisi ile adaletin her hangi bir şekilde savsaklanmaması için de

Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın” diyerek, yüce Allah muhatap olan kişileri uyarır. Bu ayetteki can alıcı ifade “Aleyhinize de olsa ifadesidir.

Adaletin tecellisi hususunda olmazsa olmaz muhteşem bir ifadedir. Zira adli bir konuda verilecek bir hüküm o hükmün sonucuna karar verecek, ya da etki edecek kişilerin, bizzat kendilerini veya en yakınlarını ilgilendiriyor olabilir. Bu gibi durumlarda bırakın kişinin kendisi veya yakınlarının bir menfaati olmamasını, verilecek hükmün sonunda zarar görecek dahi olsalar adil davranılmasını emrediyor. Burada çok dikkat edilecek bir husus da şudur: “Aleyhinize de olsa” ifadesinde bir derecelendirme parantezi yoktur. Bildiğiniz gibi Kuran’daki bir çok emirde zaruret halleri hasıl olduğunda, o emirde ya tenzilat yapılır ya da ihtiyaç giderilmesi için cüzi miktarda izin verilir. Kişi o emirden geçici olarak muaf tutulur. Oysa adalet konusunda “Aleyhinize de olsa” ifadesinde bu tür bir muafiyetler yoktur. Daha anlaşılır bir şekilde söylemek gerekirse, sonuç, sizin ya da en yakınlarınızın aleyhine çok ağır olacaksa, o zaman mümkün olduğu kadar adaletle hükmedin anlamında bir ifade, Kuran’ın hiçbir yerinde yoktur. Amiyane bir ifade ile söylersek sizin ve en yakınlarınız için ucunda ölüm de olsa adaletle hükmedeceksiniz diyerek kesin bir hüküm bildiriyor. Zaten “adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın” sözü, bu konudaki her şeyi net bir şekilde açıklıyor. Adaleti yerine getirme, hakkı tesis etme konusunda içinde bulunduğunuz durum nefsinize ağır gelebilir. Bu gibi durumlarda zaaf gösterip de nefsinize uymayın; onun taleplerini sakın adalete karıştırmayın diyor. Şimdi ikinci ayeti inceleyelim:

MAİDE-8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun.

Muhteşem bir ifade daha. Yüce Allah adaleti tesis etmekle yükümlü kişilere, eğer gerçekten iman ettiğinizi düşünüyorsanız benim için hakkı tesis edenlerden olun, adil olun diyor. Burada muhteşem diyerek dikkat çekmeye çalıştığım ifade “Allah için” ifadesidir. Burada yüce Allah adaleti yerine getirme yükümlülüğünde olanlara “bu konuda titiz olun; hak ve adaleti benim için sağlayın” diyor. Yani adaleti sağlama pozisyonlarındaki kişiler, kendileri veya yakınlarının yararına bir ideal uğruna, yahut sebebi ne olursa olsun herhangi bir amaç uğruna, Kuran’da belirtilen bu emirleri ihmal ya da ihlal ederse imanı ve Allah’ı reddetmiş olur. Ayet çok açık bir şekilde Yüce Allah benim için hakkı yerine getirin diyorsa, artık onun yanında hiç kimse için, hiçbir amaç adına karar verme çabasında olunamaz. Şartlar ve yasalar müsait olsa bile adaletten sapılmaz. Bunu yapan kişiler Kuran dışı kalır. Onların hesabını insan göremez ise Allah muhakkak görecektir. Burada yine tekrarlıyorum: Allah’ın bahsettiği adalet mevcut yasalar değil hakkaniyettir. Yüce Allah buna o kadar önem veriyor ki ayetin devamında, bırakın bir amaç ya da menfaat uğruna olmasını, bir topluma duyulan kinin bile adaleti savsaklamasına izin vermiyor. Yani intikam alma duygunuz bile adaletsizliğe sebep olmasın şeklinde uyarıda bulunuyor. Geçmişte yaşanılmış bir problemden dolayı kişilere ya da bir topluma öfke duyuyor olabilirsiniz. Bu duygunuzla veya başka bir amaç için elinize fırsat geçtiği bir zaman, intikam almayı kendinizde bir hak olarak görebilirsiniz. Ancak Yüce Allah buna asla izin vermiyor ve “Eğer iman ediyorsanız benim için adaletle hükmedin” diyor. Kişinin bu ayetleri bilmesine rağmen, herhangi bir amaç uğruna aksini yapması durumunda iman dışı kalacağı çok açıktır. Burada Allah için adaleti tesis edin ifadesindeki başka bir gerçeği de söyleyeyim Yüce Allah kendi yaratıcı ve her şeyi bilen kimliği olan Allah sıfatın ayet bilhassa koyarak adalet sağlama durumunda olan bir kimse hangi gerekçe ile olursa olsun adaleti savsakladı yada yanılttı veyahut bir haksızlığa sebep olduğunda bilsin ki ben yapılan her şeyin ne niyetle hangi gerekçe ile yaptığını çok iyi bilirim. Ayağınızı ona göre denk alın Beni göz ardı edenlerden hesap soracak ve haklarında hüküm verecek olanda benim.diyerek bu konunun altını çizmiştir. Şimdi bir toplumda çöküşün ve zulüm’ün nasıl başladığına işaret eden üçüncü ayetin ayrıntısıyla inceleyelim.

NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.

Bu ayette, bir toplumu kargaşaya, çöküşe sonra da yok oluşa götüren en önemli hastalıklardan, emanetin ehline verilmemesi ve hükmedenin haksızlık yapması durumları vurgulanıyor. Ayette belirtilen “Emanet, bir toplumda yapılması gereken kişisel ve kamusal işleri, icraatları ve tüm sorumlulukları kapsar. Bu sorumluluklar da bireysel ve kamusal olarak ikiye ayrılır” ilk önce bireysel emaneti kısaca açıklayalım: Toplumda yaşayan herkes, kişisel işlerinde zaten emanetlerini ehline vermekte titiz davranır. Yapılması gereken işlerinde kılı kırk yarar, herkese danışıp en iyi doktor, en iyi usta vb. bulup onlara yaptırırlar. Ancak toplumsal konularda aynı titizliği göstermezler. Kişilerin bireysel sorumluluklarına dair fikirlerimi bir sonraki açıklamalarımda daha ayrıntılı ele alacağım. Şimdilik ayetin asıl dikkat çekmek istediği nokta olan, inananların kamusal sorumluluklarını ele alacağım. Kuran prensiplerine göre kamu işleri en yukarıdan tabana kadar, o işte çalışanlara millet tarafından verilmiş emanettir. Dolayısı ile bu işlerde çalışanların sorumlulukları ağırdır. Ancak yüce Allah, ayetindeki “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor” ifadesinden de anlaşıldığı gibi, bu zorluğun çözüme ulaşması için her aşamada adaleti emrediyor. Bu durumda, aslında yapılacak iş kolay. Yetkinizde olan bir işe karar verirken, önce işi mutlaka ehline vereceksiniz ve hükümlerinizde Allah için hakkı teslim edeceksiniz. Yani Kuran ölçeğinde adil olacaksınız. Allah’a inanan her yetkili, işini yaparken Kuran’daki bu prensibi uygulamak zorundadır. Buna bir örnek vermek gerekirse; bir işte en iyi sizsiniz ve bu yüzden de o iş size emanet edildi. Yönetime getirildiniz. Kuran’a göre, o işi size verenler doğru davranmış oluyor. Bu durumda öyleyse Kuran’ın emri yerine gelmiş oluyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bu sefer Kuran, bu prensipleri emaneti alanın, yani sizin ensenizden yakalıyor. Siz de işi yürütmede inisiyatif kullanırken bu prensiplere uymak zorundasınız. Ben işin ehli olduğum için bu iş bana verildi, öyleyse ben yetkilerimi istediğim gibi kullanırım diye düşünerek işleri Kuran’daki prensiplere uygun olmayacak bir şekilde yürütemezsiniz. Yani yakın veya aynı ideal ve inancı paylaştığınız ya da sempati duyduğunuz kişi ve kurumlara işi veremezsiniz. Hele ki kamu adına ödeme hiç yapamazsınız. Duygularınıza veya düşüncelerinize göre değil, adaletle davranarak işi en ehline vereceksiniz. Ödemelerde de kendi paranızla ödüyormuş gibi titiz olacaksınız. Bu prensip, en üst makamlardaki görevlilerden itibaren her bölüm için geçerli. Allah’ın “mutlak yapın” dediği bir emridir. Bu prensipleri uygulamayanlar ise Kuran’a göre emanete hıyanet etmiş sayılırlar.

Burada şunu da atlamayayım. Yukarıdaki ayetlerde dikkatlerden kaçabilecek iki çok önemli ipucu vardır. Birincisi, yüce Allah’ın bu emirleri, biz insanların herhangi bir amaç, bir ideal uğruna bu prensiplerden sapmamalarının, aslında bizler için en iyi yol olduğunu, Nisa-58 de “Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!” ifadesiyle belirtmiştir. Yani bu prensiplerinin arkasında durup başka türlü davranmanın, bizim zararımıza olduğunu vurguluyor. İkinci ipucu ise, üç ayetinde de sonunda belirttiği cümlelerdir. Çok önemli ve muhteşem bir ifade olan “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” cümleleri ile bu üç ayeti bitiyor. Bu ifadede “hakkıyla” kelimesi dikkatle incelenmelidir. Bu ifadede, olayın yalnızca bilgisi değil, tüm iç yüzü ile ilgili bilgilere vakıf olduğunu vurguluyor. Bana göre anlamı şudur: “Yüce Allah ayetlerde belirtilen pozisyondaki sorumlu kişilere, yaşadığınız toplumun gelenekleri ya da yönetim şekli yüzünden veya herhangi bir amaç uğruna bu emirlerimi ve adaletle hükmetme hususunu bir şekilde savsaklar veya ihlal edebilirsiniz. Bunu yaşadığınız toplumun kurallarına göre kitabına da uydurabilir, dünyadaki sorumluluklardan kurtulabilirsiniz. Ancak unutmayın ki ben, neyi, niçin, bunları hangi niyetle yaptığınızı hakkıyla bilirim ve hesabını sorarım.” Kısacası, kaba bir tabirle açıklamak gerekirse, ayağınızı denk alın şeklinde uyarıyor. Bu konuyu kapatmadan önce yukarıda da bahsettiğim üzere, Kuran’ın emaneti ehline verme prensibinin, bir toplumdaki bireyleri de bağlayan tarafı vardır. O da şudur: Eğer toplumun yönetiminde veya kamu işlerini yapacak kişileri görevlendirmede yetkiniz ya da katkınız varsa; payınız ölçüsünde, siz de bu prensipleri uygulamak zorundasınız. Yani işi yapacak kişi sizin oylarınızla ya da onayınız ile göreve gelecekse sizde emaneti mutlaka ehline vermek zorundasınız.

KURAN-I KERİME GÖRE YÖNETİMLER

İnsanlar kabile, aşiret, millet vs. adı altında bir arada yaşayan sosyal varlıklardır. Bu ortak yaşamları içinde bir takım kurallar ve yasalar tanzim ederler. Bunları denetleyip uygulaması için de krallık, hükümdarlık, demokrasi vb. gibi çeşitli yönetim şekilleri geliştirmişlerdir. Bütün bu oluşumlara Kuran çerçevesinden baktığınızda Kuran’ın yönetim şekilleri ile pek ilgilenmediğini görürsünüz. Müşavere edilmesi ve yapılacak işin ehil kişilere verilmesi Nasıl yönetilirse yönetilsin mutlaka adaletin tesis edilmesi dışında herhangi bir yönetim şekli önermez. Ancak insanlar arasındaki ilişkilerin sağlıklı, düzenli olması; toplumda haksızlık ve zulümün olmaması için yapılması gerekenleri aşağıdaki ayette adeta formül olarak vermiştir:

NİSA-58 Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

Tamamına yakını Müslüman olan ve demokrasi ile yönetilen ülkemize bu ayetin ışığında baktığınızda, iki kesimin sorumlulukları olduğunu anlarsınız. Biri seçenler, diğeri de seçilenlerdir. Önce seçenlerden başlayalım. Oy verenlerin oyları toplumun kişilere verdiği bir emanettir. Zira vereceği oy yalnızca kendini değil tüm milleti etkileyecektir. Onun için toplum adına yapılacak işleri, yapanları seçerken çok araştırıp, kendisine emanet olan oyunu, işi en iyi yapana vermek zorundadır. Bu Allah’ın emridir. Aynı ayet ışığında seçilenlere gelince, onların da kendilerine verilen yönetim ve yetkiler milletin onlara güvenip verdiği emanetlerdir. Onun için en tepeden en alttaki yöneticiye kadar seçilen kişiler, görevlerini yaparken bunun bir emanet olduğunu daima hatırlamalı; kamu adına işe adam alırken ehil olmalarına bakarak harcama yaparken de Allah’ın bu emirlerine uygun yapmaları gerekir. Ancak demokrasi tarihimize baktığımızda, toplumun yüzde doksanından fazlası Müslüman olmasına rağmen yönetimlerin, bu ilahi prensipleri pek dikkate almamış olduğu görülür. Dramatik, hatta üzücü olan durum ise zaman zaman ,dindarlıklarını ön plana çıkarıp, dini ve Kuran’ı dillerinden düşürmeyip, adeta Allah’ı referans göstererek yönetime gelenlerin de; Kuran’daki bu ayetleri önemsememeleri, hatta neredeyse Kuran’ı adeta yok sayarcasına bir yönetim şekli sergilemiş olmalarıdır. Burada kişilerin kim oldukları önemli değildir. Hatta bu kişiler gerçekten de inançlı olabilirler. Ancak yüce Allah söylemlere bakmaz. Niyet ve yaptıklarınıza bakar. Onun için şimdi dini referans gösterdikleri için insanların güvenini kazanıp yönetime gelen kişilerin yaptıklarına, kuran ne ad veriyor ona bakalım.

Seçilerek kamuda yönetime gelmiş ve Kuran’a inandığını söyleyen kişiler, yetkileri dâhilindeki bir işe birini seçerken belirledikleri tek ölçü, kişinin o işi hakkıyla yapabilecek tecrübede olmasıdır. Yoksa o kişi aynı düşüncede, aynı ideale sahip, aynı inançtan, hele ki yakın, tanıdık, akraba, hatırlı birinin ricası gibi ölçütlerle asla iş verilemez. Nasıl ki kendi kişisel işleri için adam ararken, yakınlığına, inancına bakmadan o işi yapacak en iyi kişiyi araştırıp yaptırmaya çalışırsa; kamunun işleri için de aynı titizliği göstererek böyle davranmalı, hatta daha da titiz olmalıdır. Zira o yetki ona emanet olarak verilmiştir. Eğer Kuran’daki bu prensiplere göre davranmıyorsa, o yönetici Kuran’a göre emanete ihanet etmiş sayılır.

Millet tarafından seçilen kişinin eğer kamu malını veya parasını kullanma yetkisi varsa, bu yetki ona verilmiş çok hassas bir emanettir. Ayete göre kamu malını veya parasını özel işlerine, varsa, çocuklarına, yakınlarına bir gruba (parti, dernek, aynı inanç, ortak ideal vs.) gibi kişilere adil olmayan bir şekilde kaynak olarak aktaramaz. Bu yapılan işler yasalara uygun olabilir; ancak Kuran yasaya bakmaz. Yapılan işin hakkaniyetine bakar. Daha anlaşılır olması için bir örnek vereyim; diyelim ki çok üst düzeyde bir kamu görevine geldiniz. Çok yakınınız olan birinin krediye ihtiyacı oldu. Siz de yetkinizi veya gücünüzü kullanarak yasalara da uydurarak gereken krediyi sağladınız. Ancak, aynı yasal şartlarla uygun bir başka kredi isteyenin talebini, kaynak olmasına rağmen reddederseniz o zaman siz, gücünüzü menfaatiniz için kullanmış olursunuz. Bu da Kuran’a göre emanete hıyanettir. Onun için Kuran, adaletin hak üzere tesis edilmesini emreder. Yani önce yasalar hakça olmalı sonra da yöneticilerin adaletle hükmetmeleri gerekir. Kuran’a inandığını söyleyenlerin yönettiği bir ülkede haksızlık ve yolsuzluk olamaz, bunlara çanak tutan yasalar, bir dakika bile duramaz. Bu ülkede insanlar haksızlıktan, yolsuzluktan şikayet ediyorsa; yasalardan mağdur olup zulme uğrayanlar varsa, derhal bu yasalar adil hale getirilmek zorundadır. Bu problemli yasalar, adalete müdahale edilmez gerekçesiyle bir gün bile sürdürülemez. Hele ki yasayı değiştirme gücü olanların, adalete müdahale edilmez, deme hakları hiç yoktur. Meydana gelen haksızlıklar için insanlar hesap soramasa bile Allah mutlaka soracaktır.

Burada şuna da açıklık getirelim: Müslüman bir yönetici hem kendine, hem de ayette belirtilen şartlara uygun olan kişiler veya kurumlara görevler verebilir. Ancak görev verilen bu kişi ve kurumlarda bir haksızlık bir yolsuzluk tespit edilirse, derhal bu görevlilerin işine son verip kamunun hakkını da geri almalıdır. Eğer yönetici bunu yapmıyorsa, ya kendisinin bir amacı bir menfaati vardır ya da Kuran’a gerçekten inanmıyordur. Onun için Kuran bu tür işleri yapanlara bir ad verir, o da münafıktır. Kuran’da münafıkun adında sure bile vardır.

Münafıkun-4. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!

Münafık, Arapçadan dilimize aynı anlamda geçmiştir, anlamı: Dinî kurallara inanmadığı hâlde inanmış gibi görünendir. Yukarıdaki ayette de münafıkların görünüşleri, sözleri hoşunuza gider, onları dinlersiniz diyerek aynı özelliklerini tekrarlıyor.Eğer ayeti bir daha okursanız münafıkları peygamberimizin bile fark edemediğini görürsünüz. O kadar inançlı gibi davranıyorlarki peygamberimizi bile ikna edip onun güven ve hoşnutluğunu kazanıyorlar.Ancak Allah bildirince peygamberimiz onların varlığından haberdar oluyor ama bu kişilerin kimler olduğundan bahsedilmiyor. Öyle olsa bu kişiler falanca falancadır der isimlerini verirdi. Vermiyor, Zira ayetin amacı munafıkları deşifre etmek değil bir ilahi prensibi bizlere iletmektir. O prensip şudur: Kişisel veya toplumsal her hangi bir işiniz için birisi hakkında karar verirken o kişinin dindar(takva) oluşunu Referans olarak sakın almayın. Zaten İslam tarihine baktığınızda, İslam’a zarar vermek isteyenler ile Müslümanlardan menfaat bekleyenlerin uyguladıkları yöntem aynıdır. O yöntem şudur. Her fırsatta dindarlıklarını göz önüne sererler, inanç ve ibadetlerde abartırlar. Allah’ın, peygamberin adı geçtiğinde aşırı heyecan gösterirler. Böylece insanların güvenini kazanıp, amaçlarına ulaşırlar. Tek yol budur. Aksi halde kimseyi ikna edemezler. Dolayısı ile bu ayette dikkat etmemiz gereken husus şudur. Dindarlıkları konusunda peygamberimizi bile kandırabilen munafık kişiler bizi hayli hayli kandırır ve inançlarına ikna edebilirler. Bunun için bizlerin çok dikkatli olup bu tür kişilerin görüntüleri ve söylemlerine bakmayıp onların Kuranda bildirilen adalet ve kamu hakkı konusundaki hükümlere ne kadar uyduklarına bakmalıyız. Bu kişiler Adalet ve hak konusunu defalarca ihlal ediyorlarsa büyük bir ihtimalle ya munafıktırlar ya da riyakardırlar dahası Allaha iman etmiyorlardır. Allah dindarlıklarını gösteriş haline getirenlere riyakar der. Hele birde riyakarlıkları onlara menfaat sağlıyorsa gösteriş yapmaya en uygun ibadet olan namazın adını verip “Vay o namaz kılanların haline” diyerek bu tür davranış sergileyenleri şiddetle tehdit eder. Kuran birçok ayette de inananları bu konuda uyarır. Şeytanın bu tür insanları kullanarak, inananları Allah ile aldatacağına dikkat çeker.

Lokman-33 Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Herhangi bir şeyde babanın, evladı; evladın da babası yerine karşılık ödemeyeceği günden ürperin! Allah'ın vaadi haktır; dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. O yaman aldatıcı, sakın sizi Allah ile aldatmasın!

Peygamber efendimiz de münafıkların davranışlarını üç başlıkta toplamıştır:
1-) Yalan söylerler; 2-) Verdikleri sözlerde durmazlar; 3-) Emanete hıyanet ederler.
Bu bilgiler ışığında Müslüman olan kimse, dindar olduğuna inandığı kişileri yönetime getirir. Ancak bu kişiler, Kuran’daki ilgili hükümleri bile bile uygulamazlar; ya da ihmal ederlerse o kişilere bir daha oy veremezler. Verirlerse bu kişilerin yaptığı Kuran dışı eylemlere destek olmuş olurlar. Dolayısı ile Allah onlardan da hesap soracaktır. Sakın unutmayın “Efendim bundan önceki yönetimlerde haksızlık yolsuzluk yapmıştı. Bunlar da yapıyor, ne olmuş” diyerek; dini ve Allah’ı referans göstererek, yönetime gelmiş kişiler ile başka kötü yöneticileri aynı kefeye koyamazsınız. Çünkü bir taraf tecrübesini ve yapacaklarını vaad ederek iktidar oluyor ancak sözünde durmuyor veya suistmal ediyor diğeri ise Alah’a olan inançlarını ön plana çıkarıp onu referans göstererek doğru ve dürüstlüğüne insanları ikna edip iktidar oluyor ve makamlarını menfaat ve idealleri doğrultusunda suistimal ediyorlar. Dolayısı ile kötü eylemlerine otomatikman Allahı da ortak etmiş oluyorlar. Bunun kurandaki adı da Allah ile aldatmadır ve hesabı çok çetindir. Bu gibi yöneticileri destekleyenlerin de Allah tarafından hesap sorulup cezalandırılacağı kesindir. Unutmayın Zerre kadar hayrın ve zerre kadar şerrin yok olmayacağı kesin bir Kur’an hükmüdür. Kısacası: Kur'an’a göre bir ülkedeki adaletsizlik ve yolsuzluklardan: yalnızca yöneten değil, yönettiren de sorumludur
Son olarak Hz. Ömer’in ünlü sözünü hatırlatmak isterim “Dicle kenarında bir koyunu kurt kapsa, Allah onun hesabını benden sorar”.

İslam olmadan önce gaddar ve sert bir adam olan Hz. Ömer’i, İslam’dan sonra tarihin en adil hükümdarı yapan etken acaba neydi? Yalnızca Kuran’daki hükümler mi?

Hayır, o etken, gerçek Allah sevgisi ve Allah korkusudur.

 
Yorum Yaz Gerekli alanları (ad, soyad ve e-posta) doldurarak yorumlarınızı Yazar'a iletebilirsiniz.
 
 
 
EKLENME TARİHİ: 4 Ağustos, 2013
YUKARI
    güncel YAZILAR
    Hadisler ve Kur'an
    Kur'an'daki Din ve Müslümanlar
    İslam'da Resim ve Heykel
    Kuran'daki Adalet ve Yönetim
   
   
 
 
 
©2014 Mustafa Günen Tüm hakları saklıdır. Görsel ve bilgiler izinsiz kullanılamaz.